Anasayfa EDEBİYAT Vesvese yalnızlaştırılmış kadınların uyumsuz öyküsü!

Vesvese yalnızlaştırılmış kadınların uyumsuz öyküsü!

Yazar Seray Şahinler

Ödüllü film senaryoları ve tiyatro oyunlarıyla tanıdığımız Ülkü Oktay’ın ilk öykü kitabı “Vesvese” okurla buluştu… Okuru varoşlarda, köylerde ve kasabaların kenar mahallelerinde karanlık bir yolculuğa çıkaran kitapta, “İçleri vesvese, içleri ölüm ve yaşam dolu; tıpkı doğa gibi” sözleriyle tarif edilen ‘tuhaf’ kadınların hikâyeleri anlatılıyor

Seray Şahinler Demir / [email protected]

Sel Yayıncılık tarafından yayımlanan kitapta 10 öykü var. Her öykü eksenine kadını alarak geleneğe, dine, inanışa, mitolojiye, toplumsal rollere atıf yapıyor. Yazar öyküleri bu noktada birçok kaynaktan beslemiş. Her öykünün kurgusuna ve anlatısına lezzet katan bu çağrışımlar, meselenin özünden uzaklaşmadan, didaktik bir üsluba kaçmadan derdini anlatıyor. Kimi zaman çok eğlenceli kimi zaman aşırı hüzünlü, öfkeli. Ülkü Oktay’ın üzerinde durduğu şey ise “tekinsiz kadınlar.” Özetle “kenarda köşede kalmış” bu tekinsiz kadınların size anlatacağı çok şey var!

Oktay ile Vesvese’yi konuştuk…

-İlk öykü kitabınız Vesvese ile okurla buluştunuz. Her birinde ayrı bir kadın öyküsü var… Nedir Vesvesenin meselesi?

Vesvese’de kadınlar kendi ağızlarından tuhaf, tekinsiz öyküler anlatıyorlar bize. Hemen her yaştan köylerde, kasabalarda, varoşlarda yaşayan, toplumun kendilerine biçtiği rollere sığamamış, bu yüzden de yaşadığı çevreyle uyuşamamış, sevgi görememiş, yalnız ya da yalnızlaştırılmış bu kadınlar, bize bu uyuşamamanın yarattığı korkularını, endişelerini, travmalarını anlatıyorlar. Kimi bunu umutlu bir yerden yapıyor, kimini korku tamamen ele geçirmiş, kimi de son zamanlarında bile hayata dört elle sarılıp “bana hava lazım hava, ciğerlerime hava lazım” diyor. Hepsi aslında zehir gibi zeki bu kadınlar; etraflarında ne döndüğünün gayet farkında olarak bize bu hikâyeleri anlattıklarından öykülerin atmosferi karanlık tekinsiz bir yerden mizahi bir tona dönüşebiliyor.

-Öykülerin öznesi kadın. Kadın ekseninde geleneğe, baskıya, inanışa, belleğe, köklere atıflar da yapıyorsunuz. Sizi bu kadınlarla buluşturan neydi?

Dosyayı hazırlarken çıkış noktam uyumsuz kadınların ağzından dinlediğimiz tuhaf öykülerdi. Uyumsuz karakterler benim senaryolarımda da, oyunlarımda da sıklıkla çalıştığım bir konu. “Uyumsuzluk” malum, bireyin toplumla ilişkisiyle ilgili bir konu olduğu için “uyumsuzluk” çalışınca ortaya kaçınılmaz olarak toplumla, tarihiyle, inanışıyla, gelenekleriyle bir çatışma hali ortaya çıkıyor. Özellikle bizimkisi gibi erkek egemen toplumlarda “uyumsuzluk” söz konusu olduğunda kadın ve erkek farklı şekilde ele alınıyor; erkeğinki “zeki” olmasına yorulurken, kadında düzeltilmesi gereken bir kusur gibi davranılıp hızlıca hizaya getirilmeye çalışılıyor, hizaya getirilemezse yaftalanıyor, ya da yokmuş gibi davranarak önemsizleştiriliyor. Ben Vesvese’de bu görmezden duymazdan gelinen, habire yontulmaya, kıymetsizleştirilmeye çalışılan, bütün bunlara rağmen yaşamın kenarında nefes almaya, var olmaya çabalayan kadınların hikâyelerini anlatmak istedim.

-Öykülerde mistik bir hava da var. Bazı karakterler tanıtımda da belirtildiği üzere annesini özleyen kız çocukları, cinli budenilenler, doğurduğu çocuğundan korkanlar, başının üzerinde hayali bir taşla gezenler, içinde yılanla yaşayanlar… Sıradan değil fakat bilindik kadın öykülerinin anlatısından daha farklı bir anlatıya sahip öyküleriniz. Bu kadınların sesi bize ne fısıldıyor?

Kadınlar bize travmalarını, yaralarını, kaybettiklerine duydukları özlemlerini, aşklarını, kıskançlıklarını; tam da korkunun, endişenin, vesvesenin baskın geldiği anlardan dile getiriyorlar. Bu esnada düşle, kabusla, gerçek iç içe geçiyor; anlatıyı farklılaştırıyor dediğiniz şeyin bu olduğunu tahmin ediyorum. Bu kadınlar ve kız çocuklarının iç dünyalarında başkalarınınkine benzemeyen çiçekler var diye tarif edebilirim, ama dış dünyayla uyuşamadıkça bu çiçekleri solmuş, yaprakları düşmüş, kimininki kurumuş, kimi hala var gücüyle çiçeğini hayatta tutmaya çalışıyor. Vesvese otları önüne gelen çiçeğin köklerini sararken bu sevgisiz kalmış bir tarafıyla mahzun kadınlar ve kız çocukları, kızlarına, kankalarına, sevdiklerine tutunarak var olma çabalarını anlatıyorlar.

-Karakterler kimi zaman hayali kimi zaman çok gerçek. Yazarken siz nasıl iletişim kurdunuz karakterlerle?

Vesvese’de daha önce çalışmadığım bir şekilde çalıştım, önce öykü kişisi içine sıkıştığı bir durumla kafamda belirdi, sonra yavaş yavaş konuşmaya başladı, ben başka işlere koştururken kafamın arka bir yerinde dönmeye devam etti, bu esnada kim olduğu, nerede yaşadığı, geçmişi gibi detaylar netleşmeye başlayıp duygusuna, atmosferine hakim olduğumu düşündüğümde yazmaya başladım. Genel olarak karakterleri duygularının en yoğun olduğu yerlerden tutmaya çalıştım; kıskançlık, sevdiği birini kaybetme korkusu, ölümden korkma gibi korku ve endişelerin bilinci bastırıp susturmasıyla bir ayağın akıl sınırının diğer tarafına bastığı ya da basmak üzere olduğu anlardan kadınları dillendirmeye çalıştım. Kapının Önünde ve Orfoz tam olarak o sahneleri anlatır mesela; Kapının Önünde ailesi evde olduğu halde kendisine kapının açılmaması üzerine artık ailesinin kendisini sevmediğini düşünerek dehşete düşen birinin kabus anlatısıdır, Orfoz’da ise sevdiği birini kaybettiği anı kabullenmekle kabullenmemek arasında gidip gelme anıdır. Satı’da ise bir sahne olarak değil de hikâyenin bütününe yayılmış bir şekilde, geçmişteki travmanın etkisiyle akla düşen bir vesvesenin verdiği “acaba gerçekten de öyle mi” korkusuyla yaşamanın nasıl bir şey olduğunu anlatmaya çalıştım.

-Siz aynı zamanda sinema ve tiyatro dünyasının da içindesiniz. Bazı öykülerinizde okurken imajinatif çağrışımlar hissettim. Film senaryolarınız, sahnelenen birçok oyununuz var. Hepsi ayrı bir metin disiplinini gerektiriyor. Öyküleri yazarken sinema ve tiyatronun dili sizi nasıl besledi? Yahut böyle bir etkileşim oldu mu?

Üniversitede mimarlık eğitimi aldım, mimarlığın birinci sınıfında temel tasarım dersi vardır, tasarımın temel ilkeleriyle önce iki boyutlu daha sonra üç boyutlu mekan tasarımı öğretilir. Mimarlıkta ya da senaryo, oyun veya öykü yazarken aslında yaptığımız şeyin bir yapı kurmak olduğunu düşünüyorum. Yazmayla ilgili çeşitli atölyelere katılmış olsam da sistematik bir eğitim almadım, oralarda öğrendiklerim de çok kıymetli olmakla birlikte senaryo, oyun ya da öykü yazarken aslında temel tasarım dersinde öğrendiğim bilgileri kullanarak yazdığımı düşünüyorum.

Platon “Dramada iki anlatım kipi vardır” der, ‘Mimesis’ ve ‘Diegesis’, yani göstermek ve anlatmak. Yaratıcı yazarlıkta anlatmayın -özetlemeyin-, gösterin, derler. Yazmaya senaryoyla başlamanın benim için en büyük avantajı hikâyeyi sahnelerle kurarak düşündürmesi oldu diyebilirim. Ayrıca, senaryo bir sonuç ürün olmayıp filmin bir aracı olduğu için çekim anına kadar üzerinde çok fazla değişiklik yapılır, bu esnada yazdığınız şeyin hep daha iyisi olabileceğini hızla öğreniyorsunuz, bu da yazdığınız şeyle kurduğunuz bağı etkiliyor, yazdıklarınızın kutsal metin olmadığını, değişebileceğini, bozup tekrar tekrar kurulabileceği konusunda sizi eğitiyor. Senaryonun, oyunun ve öykünün ortak anlatım araçlarından biri diyalog. Ben yazdığım şeylerde en yalın anlatma şeklini bulmaya çalışıyorum. Diyalog bir karakterin kendini aracısız bir şekilde ifade etmesini sağladığından kafasının içine girebilmenin en kısa yolu olabiliyor. Bir karakter oluştururken onun hangi kelimelerle düşündüğünü, konuştuğunu bulmaya çalışmak benim için yaratıcı yazının en heyecan verici aşamalarından biri, bu yüzden yazma işinin en eğlenerek yaptığım kısmının diyalog yazmak olduğunu söyleyebilirim.

-Ve elbette kadın meselesi… Dünün, bugün, yarının belki de hiç bitmeyecek meselesi bu. Kadın cinayetleri, şiddet, baskı. Bitmeyen, üstüne eklemlenen bir süreç. Sizin görüşlerinizi merak ediyorum..

Yalnızca kadına değil çocuğa, hayvana, LGBTİ+ bireylere uygulanan şiddet hem ülkemizde hem de dünyada artıyor maalesef, bunun başta ekonomik ve politik sebepleri olduğunu biliyoruz. Öte yandan kadın hareketleri de güçleniyor, yaygınlaşıyor, kazanımları artıyor, bu ülkedeki yegane umut verici şeylerden biri kadın hareketleri.

Kendi üretim alanım için kadınları ne kadar incelikli anlatırsak  başka insanlarla o kadar güçlü bağlar kuracaklarına inanıyorum. Eskiye göre daha fazla kadın yazar ve yönetmen var, erkeklerle sayı olarak kıyaslandığında eşit olmaktan oldukça uzak elbette ama yöneten, yazan, çizen, üreten kadınların sayısı günden güne artıyor, filmler, kitaplar artıyor, işlenen karakterler, hikâyeler, biçimler, üsluplar çeşitleniyor, bunların hepsi çok heyecan verici, ve daha da artacağından da hiç şüphem yok, o ateşler dünyanın her yerinde yakıldı bir defa ve ne mutlu ki elden ele dolaşmaya çoktan başladı bile.

Benzer yazılar

Yorum bırak

Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanmaktadır. Bu konuda iyi olduğunuzu varsayacağız, ancak isterseniz devre dışı bırakabilirsiniz. KABUL